Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
Sinema Sinema

Patlamış Mısır Tadında

Bulutların Ötesi'nden Aramıza İnen Bir Tanrı

Kaynak:Beyazperde

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz büyük yönetmen Michelangelo Antonioni’nin son uzun metraj filmi diyebileceğimiz Bulutların Ötesinde hakkında bir yazı yazmak oldukça zor bir iş. Bu işi zor kılan, Antonioni’nin kaleminden çıkan bu şiirsel film için en az onun kadar şiirsel bir yazı yazma isteği. Bir cümle yazarken bir sonraki cümleyi tasarlamadan edemeyen zihnimde gizli o imkansız, ulaşılmaz, en mükemmel ve en açıklayıcı cümleye ulaşabilme hayali. Antonioni’nin Bulutların Ötesinde'nin sonunda anlattığı bitmeyen imge arayışı gibi bir arayış bu; Antonioni’nin filmini Antonioni’nin yöntemleriyle anlatabilmek için ne yapabilirim?

Herhalde öncelikle Antonioni’nin öğüdünü dinlerim ve anlatmak istediğim filmin mekanlarını incelemeye başlarım. Antonioni filmlerinin geçtiği, zaman zaman kalabalık, zaman zaman tenha şehir sokaklarının veya banliyö mekanlarının bana nasıl bir hikaye anlatacağına odaklanırım. Daha sonra o ince ince gözlemlediğim mekanların içinde gezinen karakterlerin o mekanlarla olan ilişkilerini sorgularım. Bilirim ki, karakterlerin mekanlarla olan ilişkilerini çözümlediğimde Antonioni’nin ne demek istediğini anlamaya bir adım daha yaklaşmış olacağım.



Düşüncelerim beni çok yorduğunda filmi analiz etmeyi bırakır, Antonioni’nin dediği gibi sadece hislerime güvenirim. Bulutların Ötesinde'nin bir sahnesinde John Malkovich’in canlandırdığı anlatıcı karakterin soğuk bir kış günü, plaja kurulmuş bomboş bir çocuk parkındaki salıncakta oturuşunu düşünürüm. Karakterin o an hapsolduğu görüntüyü tekrar tekrar gözlerimin önüne getirir, hiçbir şeyi sorgulamadan bu görüntünün içimde yarattığı acının tadını çıkarırım. Bir yandan da heyecan verici hiçbir olayın vuku bulmadığı bu sahnenin beni nasıl olup da bu kadar hüzünlendirebildiğine, kimi filmlerin iki saatte başaramadığını Antonioni’nin birkaç dakika içerisinde nasıl başardığına hayret edip dururum. Hayranlığım, bağlılığım katlanarak çoğalır.

Antonioni Bulutların Ötesinde'de, zaman zaman iç içe geçen altı farklı hikaye anlatır. Görünüşte kadın-erkek ilişkilerine odaklanan öykülerin birbirleriyle ortak temasından çıkardığımız anlam, bitmek bilmeyen tamamlanma, bütün olma ve hakikate ulaşma hayalimizi ciddi anlamda irdelememize neden olur. Film ilerledikçe Antonioni’nin görsel gücü bizlere dile getirilen bütün öykülerin, aslında ilk hikayenin farklı farklı suretleri olduğunu anlatır.

İlk hikayenin birbirlerine dokunmadan sevişen gizemli karakterleri ulaşılamayanın, imkansızın, arzunun o yüce nesnesinin peşindedir ve hissetmek istedikleri duygunun hiçbir zaman hissedilemeyeceğinin bilinciyle birbirlerine dokunamazlar. Diğer öykülere konu olan farklı farklı karakterler ise peşinde oldukları o yüce duygunun/aşkın asla ulaşılamayacağını bilmemenin avareliğiyle birbirlerine dokunup, birbirlerini tüketmektedirler. Şehir hayatının, modern yaşamın akıllarını karmakarışık ettiği bu karakterler, elde etmek isterken elde edilememenin çarelerini ararlar.

Anlatılan altı hikayeye de konu olan karakterlerin dünyanın farklı yerlerinde İngilizce, İtalyanca, Fransızca gibi farklı dilleri konuşmaları bize Babil Uygarlığı’nın başına gelenleri hatırlatır bir yandan. ‘Tanrı’, bir zamanlar aynı dili konuşan bu kurgu dünyanın insanlarını farklı dilleri konuşmaya ve anlaşamamaya zorlamıştır sanki. Birbirlerini anlasalar da hiçbir zaman gerçekte birbirlerinin ne demek istediklerini kavrayamazlar. Her zaman birbirlerini kayıtsız şartsız anladıkları, tamamen tatmin oldukları, iki kişilik bir bütün olup bahsi geçen yüce aşkı tattıkları o efsanevi ‘ilk ana’, ‘ilk heyecana’ dönmeye çalışırlar. Ama ilk hikayeye konu olan ikilinin tersine, çabalarının ne kadar yersiz olduğunu bilmeden yaşayıp giderler.



Bu yönleriyle klasikleşmiş Antonioni, karakterlerini gülmekten öldürür belki de. Bulutların Ötesinde'nin tam orta yerinde görünen La Notte'nin unutulmaz ikilisi Marcello Mastroianni ve Jeanne Moreau’nin bir tepeden yeryüzünü seyrederkenki tavırları bunun en güzel kanıtıdır. Jeanne Moreau baktıkları manzaranın bir kopyasını resmetmeye çalışan Marcello Mastroianni’nin resmine bakarken gülmeden edemez. Manzaranın gerçekte verdiği etkinin aynısını bir resimde vermeye, manzarayla ilk karşılaşmada yaşanan o ‘ilk anı,’ ‘ilk etkiyi’ taklit etmeye çalışmak gülünçtür. Jeanne Moreau’yu güldüren, Mastroianni’nin boş çabasıdır.

Antonioni, Bulutların Ötesinde'de anlattığı altı hikayede, zaman zaman kendisi de bu hikayelerin bir parçası haline gelerek arzulanan yüce aşkı bulmanın imkansızlığını dile getirmeye çabalar. Bir yandan da, bütün bir film boyunca sinema camiasının uzun yıllardır kafasını kurcalayan imge ve temsiliyet konularına değinerek elde edilmek istenen hiç çekilmemiş imgenin bulunmazlığını anlatmaya çalışır. Bütün hikayeleri öyle güzel bir ritimle anlatır, öyle güzel görsel ayrıntılarla süsler ki, en sonunda tamamladığı filmi kelimelerle anlatmak da imkansızlaşır. Sözlerin modası geçer. Böyle bir durumda ilk hikayenin karakteri Silvano’nun dediği gibi, gözler moda olur.

Bildiğiniz gibi Tokyo Ga'da Werner Herzog’la beraber imge arayışına çıkan Wim Wenders, bu kez de Bulutların Ötesinde'de Antonioni ile beraber benzer bir arayış içinde, hiç çekilmemiş, hiç yaşanmamış, anlatılamaz bir hikayeyi dile getirme peşindedir. Ancak Wim Wenders’in kendisinin de belirttiği gibi Wenders bu arayışta bir yardımcıdan çok bir öğrenci konumundadır. Filmin ilk sahnesinde de vurgulandığı gibi bu filmde Antonioni bulutların arasından aramıza inen bir yaratıcı, bir tanrıdır.

İlgili yazılar